17 Aralık 2009 Perşembe

aralık

olur da yine bir şeyden, küçücük bir şeyden, hiç bilmeden, farketmeden, emin oluveririm diye, çok korkuyorum...

12 Aralık 2009 Cumartesi

"i don't know what to do with myself"

beş para etmeyen küçük streslerim vardı. beş para etmedikleri zaman, mekan ve şartların özleminde, şimdilerde borçlu çıkarıyorlar beni..

9 Aralık 2009 Çarşamba

numb

başımıza ne geleceğini bilerek yaşasak, çıldırırdık..

24 Ağustos 2009 Pazartesi

aferin II

insanların bana yaptıkları hataların hesabını ilmek ilmek kendime ödetiyorum!..

15 Ağustos 2009 Cumartesi

işte öyle vs. öyle işte

uzak. bu evden değil. bu mahalleden, bu ilçeden değil. bu ilden de değil hatta. bu bölgeden bile değil. daha da uzak. bu ülkeden uzak. komşu ülke de değil. bildiğin bayağı uzak işte. işte öyle bir yer. orada insanlar var evet. onlar da bizim gibi doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor; yaşıyor ve ölüyorlar. ve hatta belki de onlar da bir yazı yazarken ağlamayı gülmekten önce yazdığını farkedince bir an duraksayıp neden sonra buruk bir gülümsemeyle yazılarına devam ediyorlar. tamam evet onlar da ağlıyorlar, gülüyorlar, konuşuyorlar ama mesela onlar farklı kelimeler kullanıyorlar iletişim kurmak için. düşünsene benim için hiçbir şey ifade etmeyen bi' kelime. daha önce hiç kullanmadığım bir harf var hatta belki içinde. ürkütücü.
neyse işte orada bir yerde bir okulun muhtemelen bir öğretmenler odasında bir kaç kişi benim endişelerim hakkında konuşuyorlar. kendi dillerinde. benim anlayamacağım kelimelerle. başka ne diyorlar acaba. bilmiyorum ki hiç. ama bu kadarını bilmek bile içimde kelebeklerin kanat çırpmasına sebep oluyor. şimdilik bu kadar. daha fazlasını bizzat deneyimlediğimde 'honki ponki torino' şarkımsısı eşliğinde yazmayı planlıyorum.

esenlikler.
:)

13 Haziran 2009 Cumartesi

"her bir dertten âlâ"

hayat=ayrılık.

yeni bir tespit yapmadım evet, farkındayım. 1672 milyon tespitin hali hazırda yapılmış olup, sonuna yaklaşıldığından olsa gerek, artık neredeyse yapılacak tespitin kalmamış olduğu bir dünyadayız zaten. söyleyeceğim şey şu ki, yıllar öncesinden yapılmış tespitler, onu bizzat tecrübe edip yaşamayana bir anlam ifade etmiyor. ve ben bir süredir, tam şu anda ve kuvvetle muhtemel bir süre daha yukarıda yazılmış olan tek cümlelik tespiti yaşadım, yaşıyorum ve yaşayacağım. ayrılık, ve aslında hayat'mış "her bir dertten âlâ" olan..

8 Mayıs 2009 Cuma

tezat..

hem hemen yetişecekmiş, hem asla yetişemeyecekmiş gibi.. hem neredeyse bitmiş, hem daha hiç başlamamış gibi.. hem daha hayatın baharında, çocuk; hem yarın ölecek kadar yaşlıymış gibi..
hem ab-ı hayat, hem zehr-i zakkummuş gibi..

9 Nisan 2009 Perşembe

koş-durma-ca

sabah saat 8.00. kalk, geç kaldın! gözlerini ıslat ki uykun açılsın. ne giyeceğini düşünmekten tüm sıkılmışlığınla eğer dün geceden karar verebildiysen karar verdiklerini, verememiş sabaha ertelemişsen eline geçen şeyleri giy. kahvaltı etmeden, ve hatta bunu aklından bile geçirmeden, yani ki güzel bir günün büyük bir ayrıntısı olan kahvaltıya vakit bulamadan zor şekle giren saçlarına şekil vermeye çabala. oldu gibi olunca ayakkabılarını giy. hala kışsa çizme. aman onları da hem giymesi hem çıkarması bi' dert. sonra koşar adım çık. yurdun merdivenlerini 2şer 3er in, sonra "8.40 merdivenleri"ni aynı şekilde çık. eyvah tam sen yaklaşmışken ring kalktı. kaçırdın. senin gibi son dakikacıların oluşturduğu neredeyse diğer durağa kadar uzanan 8.40 kuyruğunun sonuna eklen. onun bir parçası ol. diğer ring geldi. iyi bari. oturacak yer de varsa bugün çok şanslısın. mantığını bir türlü anlamadığın ve her seferinde sinir olduğun biçimde gideceğin yerden bir durak önce in. geri kalanını yürü. derse geç kaldın tabii ki. 5-10 dakika arasıymış, o kadar da önemli değil o zaman. neyse kapıyı tıklat ve arka kolçaklı sandalyelerden birine yerleşmeye çabala. onlardan bir tanesine sığabilmek de nasıl olacaksa! neyse.

saat 16.30! daha giyinip, zor şekle giren saçınlarına şekil verip bir de yemek yiyeceksin. bunların hepsi 17.15'e kadar olacak hem de. olacak olan şu ki: ancak 17.00'de, senin deyiminle 5te kantinde olacaksın, 5 dakika eli ağır olan kantincilerden iki çeşit yemek alman sürecek. bir sulu yemek ve pilav. ikisinden biri yarım porsiyon. neyse bu kadar ayrıntıya girmeye gerek yok sanırım. 10 dakikada almış olduğun yemekleri neredeyse çiğnemeden yutmak suretiyle midene indireceksin. ama sanki o pilav midene inmemiş, tam gırtlağının orada bir yerlere takılmış gibi hissedeceksin. bu hisle koşturmaya devam. neyse ki 17.17 gibi bir saatte olman gereken yerdesin. bu da geç kalmak sayılmaz zaten.

kurstaki dersleri kendini tamamen vererek ve not alarak dinlemeye çalışacaksın. dersin sonuna doğru hafif bir baş ağrısı çekiyor olsan da, başaracaksın da. kurs bitti. ama dur daha sevinme hemen. eğer hoca biraz geç bıraktıysa sağı solu belli olmayan 417'ye yetişmek için çeşitli denklemler kurup %99.9'unda başarısız olacaksın. sonuç: yarım saat dikilmek ve 417 beklemek. çok fazla boş zamanın varmış gibi! bir şekilde yurduna dönmeyi başladığında saat epey geç olmuş olacak ve sen yorgun olacaksın.

yastığınla ve yorganınla buluştuğunda ise kararlaştırılmış yatma saatini az da olsa geçirmiş olcaksın. koş-durma-ca'nın etkisiyle aşırı yorgun da olsan uyuyamacaksın. yüzlerce düşünce kafanda, ilk önce kendilerinin düşünülmesi için yarışa girecek adeta. oradan oraya atlayıp duracaksın en son gelecek kaygısında karar kılmak üzere. yani ki koş-durma-ca'nın stresini uzaklaştırmak için düşünmeye başladığın şeyler seni iyiden iyiye kaygılandırıp uykunu iyice kaçıracak. yatakta dönmek pek bir işe yaramayacak. yastığın ısınan yüzünü değiştirip soğuk tarafına yanağını yaslayacaksın. böyle daha iyi. bir kez, ama bir kez de, kafamı yastığa dayar dayamaz uyumayı başarabilsem diye hayıflanacaksın. sonra ne düşünsem de uyusam diye düşünürken, bir yerde, bir an kendini uykuya bırakacaksın.

ama o da ne, sabah saat 8.00. kalk, geç kaldın!

...

20 Mart 2009 Cuma

"the ways of God are strange"

sonunda başardım! bir ankara ilk yazının ilk zamanlarının yağmurlu ve kasvetli bir günü, ki kendisi tam olarak 13 mart 2009'dur, kütüphaneye sadece kitap okumak için gidip, odtü yeşillikleri manzaralı B3 kırmızı koltuklarından birine gömülüp iki saat boyunca kitap okudum. bana kalsa yapamazdım. gayriihtiyari oldu bu. tıpkı hayallerimden biri olan ılık ve sağanak bir yağmura yakalanıp sırılsıklam olmam gibi. o da beklenmedik bir anda ve isteğim dışında olmuştu. hayalini kurduğum şeyleri benim aklımdan geçmeyen anda karşıma çıkarıveriyordu kainattaki hiçbir şey, "bir yaprağın yere düşmesi dahi" kendisinin hakimiyeti ya da izni dışında olmayan..
böyle olması daha güzeldi aslında. en güzeldi. hayatımın her karesinin attığım her adımın sadece benim kontrolümde olmadığını, acizliğimi bana göstermenin daha şefkatli ve güzel bir yolu olabilir miydi ki? Asla. O, bana hayallerimi ummadığım zamanlarda, olması gereken zamanlarda, en güzel zamanlarda karşıma çıkararak, benim acizliğimi ve O'nun büyüklüğünü bir kere daha yaşama fırsatı veriyordu. şükürdü O'na. sonsuz şükür.

1 Mart 2009 Pazar

who are you?

üniversite hayatımdaki son dönemin bir eğitim bilimleri dersi olan ilk 'rehberlik' dersinde yumuşak huylu hocamızın "who are you?" sorusunu pek kaale almadım önce. malum, derse zorunda kalmadıkça katılmayan bir arka sıra öğrencisiyim ya. ama sonra hoca boş kağıtlar dağıtıp kendimizi tanımlayan on cümle yazmamızı istedi. kısacık bir dumur anı. öğretmen olmama ramak kalmış olmasının da etkisiyle şu günlerde aklımın içinde gezinip duran 'orjinal öğretmen' profiline tam da cuk oturan bir hareketti bu. dersi sıkıcı olmaktan çıkarıp varoluşu sorgulatma ve kendini tanıma aracı yapıvermişti. hocamı takdir ettikten sonra içimden bir ses dedi ki 'sığmaz ki'. kendimi on cümleye nasıl sığdırayım. malumunuz kendimi fazlaca önemseme gibi bir huyum var bir çok insanoğlu gibi. ama sonra keşfettim ki tek bir cümleye bile sığabilirim. az önce değil miydim cümlelere varlığını sığdıramayacağı hissiyatına kapılan? bu kadarcık kısa bir sürede yine çelişki. yazmaya başladım. bir çokları çoktan bitirmişti bile yazmayı. kısa ve öz cümlelerle. bense uzun ve devrik cümleler kuruyordum. kendimle alıp veremediklerimin fazlaca olması sadece buradan bile zahirdi.
tek cümleyle özetleyiverdiğimin kendim değil; 'insan' olduğunu farkettim hemen sonra. kendi acizliğinin farkında olan bir insanın tüm insanoğlunu kapsayan 'insan' tanımı. aslında hepimiz tek ve aynı şeyiz. ama bunun tam zıddı olarak her birimiz de biriciğiz. anlatmaya çalıştığım şeyi tanımladığından emin olamadığım ama en uygun bulduğum 'çelişki' var oluşumuzun temelinde vardı velhasıl.
yine beyin fırtınası ve onca çabalarla gidilen bir arpa boyu yol. ama beni düşündüren'e ve kendimi bildiren'e şükür. sonsuz şükür..

10 Şubat 2009 Salı

yağmurla gelen..

iç ve hatta dış monologlarımın bir kısmını olsun hayata geçirebilsem hayatım nasıl olurdu ya da olmazdı onu merak etmedeyim şimdi. kuvvetle muhtemel kısa bir süreliğine. varsayımlar üzerinde kafa yorma çok da uzun süreli olamıyor çünkü, halihazırda 'acı' gerçekler ve gülle ağırlığında deneyimler varken.
küçük şeyleri kafama takma ve umulmaz derecede büyütme hastalığımın farkına vardım yine uzun bir aradan sonra. ama olsun; geçici de olsa bir süre rahat yaşamışım en azından demek ki. güzel.
işe yaradığını hissetmek, iyilik yapmak ve 'sıradan' görülen doğa olaylarına hayret etme yetisini yitirmemek en büyük mutluluk kaynaklarıymış. bu da son günlerimin sessiz gündemi ve tespiti işte. Malum ben 'sürekli kafasında bir şey olan ve teoriler yazıp kenara atan' birisiyim ya..

not: insanların benimle ilgili konuşurken söylediklerini kelime kelime hatırlarım. evet. :)

28 Ocak 2009 Çarşamba

şu günlerde..

daha önce geçilmiş bir sınava girme. sürgün edilme olarak yorumlanabilme potansiyeline sahip taşınma. başkalarına ait yaşanmışlıklara sahip bir dört duvar arasında kendini geçici misafir hissetme. daha önce sorun olduğu gerekçesiyle olmayan internet bağlantısı sağlanınca mutlu olma. bir de o sorunun hemen çözülüvermiş olmasına, o teknolojiye ve insanın beyin gücüne şaşırma. yüksek bir binanın son katına çıkan merdivenleri bitirdiğinde bu yaşta yaşlandığını hissetme. periyodik olarak öksürme. öksürmekten uyuyama. bir şekilde uyanınca yine uyuyamama. media player'da şarkı listesi hazırlayıp hepsini dinlemeye vakit kalmayınca yarım kalmış hissetme. seneye bu zamanlar nerede ve nasıl olacağını bilmeme, merak etme, endişe etme. umut etme ve onu engelleyen hayal kırıklığı korkusu. ve daha kelimelere dökemediğim bir çoğusu..
yeter bu kadar şimdilik..

22 Ocak 2009 Perşembe

"biz büyür, dünya değişirken.."

Eğer bir gün kendimi sevecek olursam, çekip beni kolumdan de ki: "Çirkinim sanırken sen, aslında en çok da kendini sevmediğin için güzeldin.. Şimdi bu güzelliği geride bırakıp gitme.."

Kim diyecek bunu? Kim getirecek bu kelimeleri arka arkaya ve mahiyetine de tam manada vakıf olarak? Kime ithafen kelimeler damlatıyorum yine karmaşık düşüncelerim, dalgalı hislerim deryasından? Muhatabım kim? Kim beni yanlış bir yola girmek üzereyken ve hatta her girme teşebbüsümde kolumdan çekip döndürecek olan?.. O kadar güvendiğim ama güvenirken zerre şüphe etmediğim ve bu güvenimde benim yüzümü kara çıkarmayacak ve hatta her geçen zaman güvenini perçinleyecek olan kim? Kim bu kim olduğunu bilmediğim halde boşluğuyla sersem olup dalgalanıp durduğum? Kim?..
Ya da 'Kim?' diye sorarken aslında ne kadar da iyimserim.. Asıl, var mı ki böyle birisi?..

6 Ocak 2009 Salı

yine yeni yıl..

her yeni yılda, doğumgünlerinde,kandillerde.. bayramlarda ya da.. herkes birbirine iyi dileklerde bulunur klişe cümlelerle. 'yeni yılın sağlık, mutluluk, başarı getirmesi' dilenir öncelikle, hatta bol keseden atıp da 'her şey gönlünce olsun' diyenler bile çıkar. ne de olsa gerçekleşmeyecek canım! hatta gerçekleşme ihtimalini bir an olsun düşünecek ve velev ki gerçekleşmesi onun dilemesine bağlı olacak olsa, asla dilenmeyecektir bu dilekler. 'her şey gönlünce mi olsun? niye olsun ki canım, kimin her isteği oluyor ki şu dünyada? hem zaten benim bu dünyadan birikmiş alacaklarım var. onun niye her şey gönlüne göre olsun ki?' vesveseleri sarıverecektir fikirleri. neyse konuyu dağıtmadan diyeceğimi diyeyim. hep böyle güzel dilekler diliyoruz ama hiç gerçekleşiyor mu ki bunlar? her yeni yıl sağlık, mutluluk, başarı getiriyor mu? her şey gönlümüzce oluyor mu? hayır. hatta tam tersi bir gidişat söz konusu. ve ben böyle olmasını yani şu meşhur dileklerin bir türlü gerçekleşmemesini onların klişe cümlelerle ve samimiyetsizce dilenmiş olmasına bağlıyorum. çok mu iddialı ve de saçma? ama bence öyle. düşünmeden, anlamını idrak etmeden, 'öylesine' dilekler dilemesek mesela. klişe olmasa cümlelerimiz. belki o zaman da yeni yıllar, yeni yaşlar, bayramlar, kandiller; sağlık, mutluluk ve başarı getirmeyecek hayatlarımıza. ama en azından samimiyet ve saflık olmuş olacak. ellerimiz hepten bomboş olmayacak. ama sadece bu, yeterince iyi bir şey değil mi? çok sosyal mesajlı oldu bu yazı. oldu olacak yine sosyal mesajla bitireyim: 'yeni yıl geldi!' diye sevinmeli miyiz? geriye sayarak mı geçirmeliyiz giden yılın son saniyelerini? gidene, yitene bakmak yerine, gelenin aldatıcı güzellik vaatlerinde mi avunmalıyız? sevinmeli miyiz 'yeni yıl geldi!' diye? yaşlandık, ve her şeyden, en çok da kendimizden biraz daha uzaklaştık diye?..