17 Aralık 2009 Perşembe
aralık
12 Aralık 2009 Cumartesi
"i don't know what to do with myself"
9 Aralık 2009 Çarşamba
24 Ağustos 2009 Pazartesi
15 Ağustos 2009 Cumartesi
işte öyle vs. öyle işte
neyse işte orada bir yerde bir okulun muhtemelen bir öğretmenler odasında bir kaç kişi benim endişelerim hakkında konuşuyorlar. kendi dillerinde. benim anlayamacağım kelimelerle. başka ne diyorlar acaba. bilmiyorum ki hiç. ama bu kadarını bilmek bile içimde kelebeklerin kanat çırpmasına sebep oluyor. şimdilik bu kadar. daha fazlasını bizzat deneyimlediğimde 'honki ponki torino' şarkımsısı eşliğinde yazmayı planlıyorum.
esenlikler.
:)
13 Haziran 2009 Cumartesi
"her bir dertten âlâ"
yeni bir tespit yapmadım evet, farkındayım. 1672 milyon tespitin hali hazırda yapılmış olup, sonuna yaklaşıldığından olsa gerek, artık neredeyse yapılacak tespitin kalmamış olduğu bir dünyadayız zaten. söyleyeceğim şey şu ki, yıllar öncesinden yapılmış tespitler, onu bizzat tecrübe edip yaşamayana bir anlam ifade etmiyor. ve ben bir süredir, tam şu anda ve kuvvetle muhtemel bir süre daha yukarıda yazılmış olan tek cümlelik tespiti yaşadım, yaşıyorum ve yaşayacağım. ayrılık, ve aslında hayat'mış "her bir dertten âlâ" olan..
8 Mayıs 2009 Cuma
tezat..
hem ab-ı hayat, hem zehr-i zakkummuş gibi..
9 Nisan 2009 Perşembe
koş-durma-ca
saat 16.30! daha giyinip, zor şekle giren saçınlarına şekil verip bir de yemek yiyeceksin. bunların hepsi 17.15'e kadar olacak hem de. olacak olan şu ki: ancak 17.00'de, senin deyiminle 5te kantinde olacaksın, 5 dakika eli ağır olan kantincilerden iki çeşit yemek alman sürecek. bir sulu yemek ve pilav. ikisinden biri yarım porsiyon. neyse bu kadar ayrıntıya girmeye gerek yok sanırım. 10 dakikada almış olduğun yemekleri neredeyse çiğnemeden yutmak suretiyle midene indireceksin. ama sanki o pilav midene inmemiş, tam gırtlağının orada bir yerlere takılmış gibi hissedeceksin. bu hisle koşturmaya devam. neyse ki 17.17 gibi bir saatte olman gereken yerdesin. bu da geç kalmak sayılmaz zaten.
kurstaki dersleri kendini tamamen vererek ve not alarak dinlemeye çalışacaksın. dersin sonuna doğru hafif bir baş ağrısı çekiyor olsan da, başaracaksın da. kurs bitti. ama dur daha sevinme hemen. eğer hoca biraz geç bıraktıysa sağı solu belli olmayan 417'ye yetişmek için çeşitli denklemler kurup %99.9'unda başarısız olacaksın. sonuç: yarım saat dikilmek ve 417 beklemek. çok fazla boş zamanın varmış gibi! bir şekilde yurduna dönmeyi başladığında saat epey geç olmuş olacak ve sen yorgun olacaksın.
yastığınla ve yorganınla buluştuğunda ise kararlaştırılmış yatma saatini az da olsa geçirmiş olcaksın. koş-durma-ca'nın etkisiyle aşırı yorgun da olsan uyuyamacaksın. yüzlerce düşünce kafanda, ilk önce kendilerinin düşünülmesi için yarışa girecek adeta. oradan oraya atlayıp duracaksın en son gelecek kaygısında karar kılmak üzere. yani ki koş-durma-ca'nın stresini uzaklaştırmak için düşünmeye başladığın şeyler seni iyiden iyiye kaygılandırıp uykunu iyice kaçıracak. yatakta dönmek pek bir işe yaramayacak. yastığın ısınan yüzünü değiştirip soğuk tarafına yanağını yaslayacaksın. böyle daha iyi. bir kez, ama bir kez de, kafamı yastığa dayar dayamaz uyumayı başarabilsem diye hayıflanacaksın. sonra ne düşünsem de uyusam diye düşünürken, bir yerde, bir an kendini uykuya bırakacaksın.
ama o da ne, sabah saat 8.00. kalk, geç kaldın!
...
20 Mart 2009 Cuma
"the ways of God are strange"
böyle olması daha güzeldi aslında. en güzeldi. hayatımın her karesinin attığım her adımın sadece benim kontrolümde olmadığını, acizliğimi bana göstermenin daha şefkatli ve güzel bir yolu olabilir miydi ki? Asla. O, bana hayallerimi ummadığım zamanlarda, olması gereken zamanlarda, en güzel zamanlarda karşıma çıkararak, benim acizliğimi ve O'nun büyüklüğünü bir kere daha yaşama fırsatı veriyordu. şükürdü O'na. sonsuz şükür.
1 Mart 2009 Pazar
who are you?
üniversite hayatımdaki son dönemin bir eğitim bilimleri dersi olan ilk 'rehberlik' dersinde yumuşak huylu hocamızın "who are you?" sorusunu pek kaale almadım önce. malum, derse zorunda kalmadıkça katılmayan bir arka sıra öğrencisiyim ya. ama sonra hoca boş kağıtlar dağıtıp kendimizi tanımlayan on cümle yazmamızı istedi. kısacık bir dumur anı. öğretmen olmama ramak kalmış olmasının da etkisiyle şu günlerde aklımın içinde gezinip duran 'orjinal öğretmen' profiline tam da cuk oturan bir hareketti bu. dersi sıkıcı olmaktan çıkarıp varoluşu sorgulatma ve kendini tanıma aracı yapıvermişti. hocamı takdir ettikten sonra içimden bir ses dedi ki 'sığmaz ki'. kendimi on cümleye nasıl sığdırayım. malumunuz kendimi fazlaca önemseme gibi bir huyum var bir çok insanoğlu gibi. ama sonra keşfettim ki tek bir cümleye bile sığabilirim. az önce değil miydim cümlelere varlığını sığdıramayacağı hissiyatına kapılan? bu kadarcık kısa bir sürede yine çelişki. yazmaya başladım. bir çokları çoktan bitirmişti bile yazmayı. kısa ve öz cümlelerle. bense uzun ve devrik cümleler kuruyordum. kendimle alıp veremediklerimin fazlaca olması sadece buradan bile zahirdi.
tek cümleyle özetleyiverdiğimin kendim değil; 'insan' olduğunu farkettim hemen sonra. kendi acizliğinin farkında olan bir insanın tüm insanoğlunu kapsayan 'insan' tanımı. aslında hepimiz tek ve aynı şeyiz. ama bunun tam zıddı olarak her birimiz de biriciğiz. anlatmaya çalıştığım şeyi tanımladığından emin olamadığım ama en uygun bulduğum 'çelişki' var oluşumuzun temelinde vardı velhasıl.
yine beyin fırtınası ve onca çabalarla gidilen bir arpa boyu yol. ama beni düşündüren'e ve kendimi bildiren'e şükür. sonsuz şükür..
10 Şubat 2009 Salı
yağmurla gelen..
küçük şeyleri kafama takma ve umulmaz derecede büyütme hastalığımın farkına vardım yine uzun bir aradan sonra. ama olsun; geçici de olsa bir süre rahat yaşamışım en azından demek ki. güzel.
işe yaradığını hissetmek, iyilik yapmak ve 'sıradan' görülen doğa olaylarına hayret etme yetisini yitirmemek en büyük mutluluk kaynaklarıymış. bu da son günlerimin sessiz gündemi ve tespiti işte. Malum ben 'sürekli kafasında bir şey olan ve teoriler yazıp kenara atan' birisiyim ya..
not: insanların benimle ilgili konuşurken söylediklerini kelime kelime hatırlarım. evet. :)
28 Ocak 2009 Çarşamba
şu günlerde..
yeter bu kadar şimdilik..
22 Ocak 2009 Perşembe
"biz büyür, dünya değişirken.."
Kim diyecek bunu? Kim getirecek bu kelimeleri arka arkaya ve mahiyetine de tam manada vakıf olarak? Kime ithafen kelimeler damlatıyorum yine karmaşık düşüncelerim, dalgalı hislerim deryasından? Muhatabım kim? Kim beni yanlış bir yola girmek üzereyken ve hatta her girme teşebbüsümde kolumdan çekip döndürecek olan?.. O kadar güvendiğim ama güvenirken zerre şüphe etmediğim ve bu güvenimde benim yüzümü kara çıkarmayacak ve hatta her geçen zaman güvenini perçinleyecek olan kim? Kim bu kim olduğunu bilmediğim halde boşluğuyla sersem olup dalgalanıp durduğum? Kim?..
Ya da 'Kim?' diye sorarken aslında ne kadar da iyimserim.. Asıl, var mı ki böyle birisi?..